- kaç kere daha gidebilirsin
- geldiğimden fazla
-geri dönmeyecek misin?
-bekleyecek gibisin
-hayır, sadece odanı sarıya boyatmak istiyorum
-gitmeden de yapabilirdin bunu.
-biliyorum ama sarıdan nefret ederim ,odadan da nefret etmek istiyorum.
-benden ediyor musun?
-hayır.
-odamdan neden nefret edeceksin?
-onlar benden daha fazla tanıyorlar seni.
-nasıl yani?
-o duvarlara sinmişsin sen, silinmelisin.
-henüz burdayım
-biliyorum ancak ayağa kalktın, nasılsa gideceksin
-belki de geri dönüp oturacağım
-seni tanıyorum.
-duvarlardan da mı fazla
-git artık
-gidiyorum
-nereye gideceksin peki?
-sarı boya almaya
-...
27 Ocak 2014 Pazartesi
göreceli
konuşmak bir zorunluluk halini aldığında, konuşmamak hali ortadan ayrılacakmış hissi verdiğinde her şeye rağmen susabilmenin kıymeti göreceli. Bu durumun verdiği tat garip . Susmayı hiç beceremedim, ağzım sussa bir yerlerim hep konuşur oldu. Kahrolası bir geveze düşün . Söylemediklerimle dünya yarılacak sanarak geçirdiğim hayatın sesli tarafları rezillikler silsilesi . Ve bu yazının gereksizliği, konuşmak istememesi, yazarına saçtığı tükürükler hep göreceli...
26 Ocak 2014 Pazar
Belki de bir şeyi söylediğin andan itibaren artık o değilsindir, ondan çıktığını söylediğinde de o değilsindir, sen hep başka bir şeye evrilmektesindir ve bu bazen en başa dönmekle de sonuçlanabilir. Bu durumda suçlanacak tek özne düşünmenin ve yenilenmenin kendisidir demek yanlış olur ancak bu işin doğrusu da bulunmamaktadır. Peki neredesin? Bu soruya verdiğin yanıt asla gerçeğiyle eşit olmayacaktır ama önerme olarak doğru kabul edilebilir. Somutlaşmak gerekirse, ballı sütü pek seversin, bunu söylersin de sonra ballı sütten zehirlenirsin çünkü süt bayattır ama gene de tazesinden de nefret edersin, zaman geçer ballı sütü seviyordum dersin, kötü anını siler ve yeniden ballı süt içmeye başlarsın ama zehirlenmeden evvel içtiğin ballı süt ve bu süt arasında aynı gözükmekle beraber çok fazla yaşanmışlık farkı vardır dolayısıyla zehirlenmekten sonraki süt öncekine evladır. Zehirlenmene rağmenliğini de taşıyarak daha da bir kıymetli olur, yani ballı süt ya sevilir ya sevilmez yine de sevmek iyidir.
8 Ocak 2014 Çarşamba
15 Aralık 2013 Pazar
KAPI! NİÇİN BURDASIN!
Sordu küçük Perihan, niçin odasında kapı vardı? Kapıyı kapatmak, onlardan ayrılmak mı demekti? Kapıyı kapatınca , onlara gelme mi demiş olacaktı? Kapısını açık bırakınca izin mi vermiş olacaktı? O kapı hiç kapanmayacaksa niçin vardı? Babasına küsünce hemen kapıyı hızla kapatırdı hani, o kapıyı neye karşı kapatıyordu? Babasına kızgınlığını ona kapalı bir kapı göstermekle mi verecekti? Babası ise kapısını sadece üzerini değiştirirken kapatırdı, küsse de , kızsa da onun kapısı açıktı, neden? Neden? Perihan kapısına bakakaldı. Kalktı ve kapısını biraz araladı, aralıktan az sonra geçen babasını gördü, babası aralıktan belli belirsiz kaçamak bir bakış bırakıp geçti. Bu kapı kapalı olsaydı babası o küçük bakışı bırakmayacaktı. Öylece geçecekti, yokmuş gibi. Demek ki kapı açıldıkça bakılırdı. Demek ki kapatınca bakılmazdı. Kapatmak göstermemekti. Kapatmak bilinmez olmak demekti. Kapatmak bakışsızlığa alışmak demekti. O kapı geri kalana sınırdı. Kapının dışındakileri kapı yaratıyordu. Kapı olduğu için başkaları vardı. Kapı açık olsaydı kapının içi ya da dışı olmazdı. Çünkü ayrım olmazdı. Çünkü kapı hep çizgi çekerdi. Bir şeyleri alır, bir şeyleri dışarda bırakırdı. Kimi zaman keyfi, kimi zaman mecburi gibi sunarak kendini geçişlere hep bir bedel isterdi. Kapının içinde olmanın da dışında olmanın da bir bedeli vardı. Kapı olmak , çizgi olmak, ayrım olmak, ayıran olmak, dışlayan olmak,içleyen olmak, içerde olmak, dışarda olmak, yabancı olmak,başkası olmak, içindekilerden olmak tüm bunlar ne biçim bir haltın ürünüydü...Kapıları kim buraya koymuştu? Kapılarını nereye kadar kapatacaktı? Kapılar neden varlar ?Kapılar neyi koruyor , kimden koruyorlardı? Adı Perihandı ve küçük ruhu bu soruların ağırlığında kapının sağındaki minderde uyuyabırakmıştı. Babası su içmeye giderken aralıktan içeriyi süzdü ve uyuyakalmış Perihan'a baktı ve gülümsedi....
14 Aralık 2013 Cumartesi
...
Vicdan ey ki vicdan oldu ses,
Kuşların vicdanı ....ses,
Suyunda sükûnu ve ses,
Ruhuna üfleyen ses..
Naçar gelmeden ecel,
Naçar durmak geçitte
Kurtarır bir içi oyuk,
Kırmızısı elma...
Papatyalar solgun,
Lakin can içindedir,
Topraktadır. canan.
Topraktan kesilmiş mavi,
Sonadır ey ki dem kırmızı,
Ağlama ey mavi ,
Sonadır. Son değildir kırmızı.
Kaktüs
12 Aralık 2013 Perşembe
BAYAT .
Bayat bayat bayat bayat bayat bayat bayat bayat bayat bayat dibince bayat, içince bayat, bencileyin bayat, sevcileğin bayat, özdeni bayat, tabanı bayat, tebası bayat, tefekkürü bayat, sezgilemi bayat, serdesi bayat, çivisi bayat, perdesi bayat, açmayanı bayat, aşağısı bayat, süsü bayat, küsü bayat , bağrı bayat, bağıranı bayat, cemresi bayat, çeldireni bayat, çapı bayat, çarptıranı bayat, sukûneti bayat, cümlesine bayat, küllümüne bayat...
Kaktüs
Kaktüs
18 Kasım 2013 Pazartesi
UZUN VE KIZIL PATİK
ayağındaki patiği iyice eskimişti ancak o patikleri atmak , geçmişi atmaktı, yaşamalıydı onunla liflerine ayrılana dek, her bir ipliği yıpranıp birbirini tutamaz hale gelene dek ,onu gömene dek. ...zordu ölmeyeni gömmek bir patiği de yanına yoldaş eylemek...velakin şarttı , usül buydu...patiğini gömebildiğinde nefes alanı da gömmüş olacaktı...patiği oydu, her gün taraklı ayaklarına sıcaklık veren bu patikler oydu...yıl geçti hayır gün geçti ama yıl...patik konuşmuyordu...gideceğini biliyordu, kalayım da demiyordu, gömülmekse koyuyor muydu? patiğin ömrü giyen kadardı, o bir patikti ,giyen vermişti ona varlığını ama giderken giyene posta koyacak da oydu...o bir patikti sütlü kahve renginde , küllü kızıl desende...gidecekti ve giyen bassa da küfürü gömülmeye yok demeyecekti....o hiç yaşamayı istememişti ki,bu ayağı ısıtması istediğinden değil, varlığındandı...özündeydi ısıtmak, istemese de ısıtacaktı giyeni o bir patikti küllü kızıl desende,o bir patikti sıcaktı ve biliyordu gömülecekti ve biliyordu yiyecekti küfürü lakin , giyeni kasımın ayazında üşütmek hak mıydı? burnuna gelen sıcacık _ _ _ _ _ kokusu sadece onun uydurmasıydı... ve o patik ne acımasızdı, ne kadar uzundu gölgesi, nasıl oldu da boğmuştu bilmeden ...patiğin yanına gömülmek... artık ne önemi var...
14 Kasım 2013 Perşembe
yüzyıldı...
Tik tak, tik tak... Bir dakika geçmiş bile bedenimi öne itiyorum...Ona küçük bir adım daha yaklaştım. O vakit gittikçe yaklaşıyor...En var olası saat on ikiye...Şu tik taklı ömrümün en nefis dakikasında yaşamak...Ona ulaşmak için bedenimi altmış kere hareket ettirmem gerek...Bazen takatimin bittiğini, düşünüyorum, artık bitti diyorum, durmalısın...Ama devam ediyorum, bile bile ondan bir dakika sonra uzaklaşacağımı bile bile ona emekliyorum...Tik tak...Bu seslerden bıktım, ömrümü saymaktan bıktım...Ona ulaşmak ve orda donmak istiyorum, bir gün bunu yapmaya cesaretim olacak...Ve onlar ve o insanlar o zaman bunu asla kavrayamayacaklar, neden tam on ikide durup, donduğumu bilemeyecekler...Onlar tüm o dakikaların benim için uzunluğunu benim için yüzyıllığını bilemeyecekler, her hayale dalışımda beni yerimden eden kuvvetin rahatsızlığını bilemeyecekler...Bilselerdi,eğer bilselerdi ben donmadan evvel beni her dakika o yere tekrar getirirler miydi? Hayır, önce içi samanlaştırılmış bir romantizmle beni afişe eder, sonra biraz fakir tesellisi verir ve beni öylece bırakırlardı...Bu yüzden bilinmemek, bir kibrit çöpünden farksız tutulan bedenimi onlara bildirmemek niyetindeyim...Ömrümün başladığı yeri bilemedikleri gibi bittiğinde de onlar kendi ömürlerini bir başka bedenle saymaya devam edecekler...İşte o vakit ey dünya bu yelkovana elveda demeyin...
12 Kasım 2013 Salı
44
Ve üşümek çehresindeki ateşte, onu üşümek koyuyordu ...Saat çaldı, çaldı ve bir daha çalacağı beş dakikaya kadar rüyalarında üşümeye devam edecekti...Bir, iki, üç...Rüyasından kalktı ve artık üşümediğinde,
ve demek ki onu üşümediğinde , fransızcası ona eksik olmadığında, dünyaya yüzünü yıkadı ve sordu neden tüm kazaklar iki kollu dikilir, iki kollular çoğunlukta olduğu için mi?Ve neden kırk dört numaralı kadın ayakkabısı insanları korkutur, azınlıkta olduğu için mi? Ve artık sormadı, kim bilir azınlıkta olduğu için mi?
ve demek ki onu üşümediğinde , fransızcası ona eksik olmadığında, dünyaya yüzünü yıkadı ve sordu neden tüm kazaklar iki kollu dikilir, iki kollular çoğunlukta olduğu için mi?Ve neden kırk dört numaralı kadın ayakkabısı insanları korkutur, azınlıkta olduğu için mi? Ve artık sormadı, kim bilir azınlıkta olduğu için mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)