19 Ekim 2013 Cumartesi

KAHVESİNE BEYAZ

Açtı gözlerini , sabahı bir ekmek kokusu,
Kapattı tamamlanmamış düşünü ,
Bir parça peynir ve bir kaç buruşmuş zeytine,
Çay kaşığında gördü,
Yorulmuş göz bebeğinin aksini,
Çay kaşığı sordu,
Neydi düşünde gördüğü,
Hatırlamasa da sahibi, 
Anlattı göz bebekleri ,
Bir hayaldi ve serindi gülüşü,
Beyazdı bakışı ve lacivertti sözleri,
Her tınısı kadife ,kadifeydi  elleri,
Ona bakmak , beyazı bulmaktı,
Ondandır göremedi göremedi,
Suallerine cevap, ümidine kahve bakışı.
Hiç bilememişti ki o beyazın içinde,
Saklı sırlar cezve ,
Ve koyu bir telve her bir hece,
Her bir virgül  onun bakışında,
Uzun bir yolculuk gibi tatlı ,
Ve rahatsız bir tren vagonunda.
Çay kaşığı aldı nefes,
Yarı pişman sorduğuna,
Göz bebekleri mahcup,
Ve mahsun hissetti bir sızı,
Sahibi  koparırken ekmeğini,
İçmişti düşlerini demsiz çayında habersiz.
Çay kaşığı suskun, göz bebekleri suskun,
İzlediler acıyarak ,
Sahip suskun, beyaz bakışlar suskun.
Kalktı masadan ve yürüdü pencereye,
Tozdan perdesini açtı elleri,
Baktı bir bulut,
Şekilsiz ve beyaz,
Beyaz ve çok,
Çok ve özgür.
Karışmışken kanına demsiz,
Ve üstüne okunmuş düşü,
Kaybetti dengesini,
Kaybetti de buldu asıl ,
Hatırlayamadığı o beyaz bakışı.
Yarım kalan değildi düşü,
Sadece beyazdı her şey,
Her şeydi  beyaz.
Beyazdı bakışı,
Beyazdı bekleyiş.
Attı kendini sandalyesine,
Çekti nefes,
Bir huzurdu bulmak,
Yarım kalan o düşü,
Soluktu beyaz bakışlar,
Göstermese de kahvesini.
Kapattı gözlerini ,
Dinledi gözbebeklerini,
Daldı o beyaz bakışa,
Daldı derin,
Açmayacaktı belki asla, asla gözlerini...


Kaktüs



18 Ekim 2013 Cuma

ADSIZ BİR HUZUR

Kaosların şehrinde kaybetmişti adını.
Ne olduğunu anlamamıştı ya da nasıl.
Sorgulamıyordu da, olmuştu işte.
Adı yoktu artık.
Bu koca şehirde adsız kalmak ne demekti?
Islak ekimin ayazında paltosuz dolaştı ve isimsiz.
Üşüdü çokça , üşüdü bakırdan saçları .
Sığındı eskice bir Beyoğlu hanına.
Sıcacık bir çay yudumladı.
Çay ki boğazından geçen her damla ayrı parçasını ısıttı.
Çay ki verdi huzuru, çay ki getirdi tekrar kederi.
Zira hatırlattı ona, ismini çalanı.
Hatırladı da bir yudum çayda kaybetmişti adını.
Adsızdı soludu mübarek günün isini,
Açtı karnı pek, sürüyerek ayaklarını daldı güruhun içine,
Daldı bulduğu ilk kapıya,
Buraya daha evvel gelmiş miydi?
Oturup yerken ve ısınmaya çalışırken ,
Alıştı iyice adsızlığına,
Ve de bir çay daha geldi ,
Çiğ yeşil gözleri gülen çocuk ,
Alırken bomboş bardağı  ,
Baktı ,sustu adsızlığına.
O ise daldı  derin,sustu derin,
Kalktı , eyvallahını aldı yavaş,
Boğazında kalan son sıcağı ederken havaya hibe,
Şikayet etmedi artık kupkuru ayazdan,
Çarpıp da suçlayan bakışlardan,
Etmedi şikayet isimsizliğinden.
İsimsizliğe alışmaya başlamıştı da,
Ya çalanı nerede bulmalıydı?
Çalan memnun muydu ?
Var mıydı  haberi bırakmıştı birini adsız,
Bırakmıştı da bu mübarek günün hatrına,
Çaldığı ismin hatrına,
Taşıdığı ve çaldığı isimlerin hatrına,
Yok muydu verecek bir selamı,
Soracak halından ve af dileyecek,
Gözlerine bakarak,
Her bakışında  adından bir iz bırakacak yok muydu cesareti?
Bilmez miydi o ad çalan?
Yoksa bilip de utandırmak mıydı onda olan?
Bakarken nizami raylara,
Ürktü içinden gelen bütün bu seslere,
İstiyordu susturmak,iterken insanlar onu bir vagona,
Bitmeyen yeraltı tünelinde ,
Aslında orada olmayan tertemiz hava,
Bir kaç basamak uzaktı,
Ve uzaktı ondan ,
Uzaktı adı, uzaktı beklemek ve de zordu,
Bilinmezin adını koymak ama kendi adına kavuşamamak.
Zordu yaşamak şükürdü elbette zordu yine de adını çalandan,
Hala bir nefes medet ummak ve duymak,
O yine de kıymetli , gene de kıymetli sesinden adını,
Ve ermek tarifsiz huzur içinde,
Olmayarak bir hayal, bir uyku serabı,
Unutmak adsız geçen vakitlerin kefaretini,
Bilerek huzur,onunla huzur, o hep huzur...


Kaktüs











13 Ekim 2013 Pazar

ZâRINDA II



Bir suret ki okunmaz elifi,
Elif ki derin,
Derin ki öyle, öyle kalmak...
Kalmak ki güç...
O yer merhamet,
O yer göç,
Amma güç güç...
Elif ki Kaf,
Kaf ona yine de,
Yine de yaşamak,
Tutunamayarak elifin ta ucunda,
Tekinsiz...
Yine de bilerek,
Elif o elif....


Kaktüs

ZâRINDA...



Nazarında bir zerre olabilse,
Zerresine nazar etmek bir,
Olabilse zerresinde bir,
Ürker, ürker nazarından...
Bulut karardığında,
Hissedilmez gölgesi,
Gölgesiyse edemez nazar,
Nazar etmek gölgesine,
Bakmak gibi o kömür kömür buluta...
Nazarında olmak göğün tepesinde,
Mümkün mü karayken gölgesi,
Bulutken kara...
Kara güzel güzel fakat,
Var mı faidesi,
Karayken gölgesi...

Kaktüs





1 Ekim 2013 Salı

NARINDA II


Bencilliği kahrolası bencilliği söküp atmak ister,
Namümkün ...
Devam eder edepsizce,
Dursan ey dursan ey dursan ey...
Ay gibi öylece dursan dursan da ışık olsan...


29 Eylül 2013 Pazar

NARINDA I...



Sözcüğün yitirilişine şahit oluş keskin , keskin ...
Ağızdan çıkan her ses kendinden utanmakta ,
Sarmak , sarmalamak, örtmek var üstlerini, olmuyor, gidiyorlar hem de kaçışlarına bir ağıt...
Matem düşüncelerde, matem gönülde , matem solunan her nefesin buğusunda...
Matem onadır, matem onunladır...
O düğündür hem matem...
Aydınlatırken soldurur...
Bilmez, bilmez, bilmez...
 Her yer gece, ay hiç bir yer...O her yer , o her bir ay...
Her bir zerresi şükür ...
Utanır utanır ...
Neden utanır,niçin saklanır oysa gece ona değil, matem ona değil ,
 Ey ki bu yükü çeken, değil midir ona , değil midir ona gece...
Şikayetçi değil değil amma bu ne susmaktır...Bu ne büyük susmaktır...
 Gece ona , öyleyse ona ne?
Bir incir olsa, olsa incir, olsa onunla,
Ona şifa , onaysa gam olsa da olsa incir...
Sussa sussa da gömülse manânın dibine,
Olsa bir, bir olsa,
Ses olsa, ışık olsa ...


Kaktüs




23 Eylül 2013 Pazartesi

.

Suyu utandıran ay...boş...deneceklerdi sona erdirmeselerdi anlamın büyüsünü...sustu ,iç çekiş, ne güzelsin, ne güzelsin, ne güzelsin...

26 Şubat 2013 Salı

simülasyonlar(ız)...

Kendimizle karşılaşmamak için kendimiz–miş gibi olanı, kendi simülasyonumuzu izliyor, takip ediyoruz. Sahte kendilikler arasında boşuna kendi izimizi arıyoruz. Bir izimiz, bir gölgemiz yok artık. “gerçekleri izlediniz” diyen tv karşısında izlerini, gerçekliğini yitirmiş sayısal “ben” leriz. Kendi benliğimizi yaşadığımızı sanıyor, yeni teknolojilerin bize uygun gördüğü role, kimliğe bürünüyoruz. Bunun da gerçek kendimiz olduğu fikrine kapılıyoruz. Oysa; Artık inanamıyoruz; ama inanana inanıyoruz. Artık sevemiyoruz; yalnızca seveni seviyoruz. Artık ne istediğimizi bilmiyoruz, ama bir başkasının istediğini isteyebiliyoruz. Ekranlar, videolar, röportajlar arasında yalnızca başkaları tarafından görülmüş olanı görüyoruz. Jean Baudrillard

24 Şubat 2013 Pazar

şşşşş

İnsanları yargılamanın sabredilemez çabukluğu korkutuyor... Ne kadar da çabuk...Bir insanı tanımak...Kimlik yapıştırmak...Nüfus cüzdanı...Gereği var mı bu kadar çok etiketin...Gereği var mı...İnsan olmak...Hayır hayır 'sen' olmak yetmez mi? Sadece sen olarak kendine yetmez misin?Sadece 'sen olarak' sen tanınmaz mısın? Sessizlik...demişken o da fena...nüfus cüzdanı olmaktan korkmaz insan ama sessizlikten korkabilir...ki korku kokusunu hissettirmekte...ufacık ufacık gelmekte... durdurulamamakta ...bu işteki gariplik hissedilenden öte hissedilenden ziyade...susmak...biraz uçmak biraz susmak...biraz uçmak biraz susmak ve biraz dilemek...biraz uçmak biraz susmak biraz dilemek ve biraz sahip olmak...ve sahip olmanın sabredilemez çabukluğu korkutuyor...