24 Şubat 2013 Pazar
şşşşş
İnsanları yargılamanın sabredilemez çabukluğu korkutuyor... Ne kadar da çabuk...Bir insanı tanımak...Kimlik yapıştırmak...Nüfus cüzdanı...Gereği var mı bu kadar çok etiketin...Gereği var mı...İnsan olmak...Hayır hayır 'sen' olmak yetmez mi? Sadece sen olarak kendine yetmez misin?Sadece 'sen olarak' sen tanınmaz mısın?
Sessizlik...demişken o da fena...nüfus cüzdanı olmaktan korkmaz insan ama sessizlikten korkabilir...ki korku kokusunu hissettirmekte...ufacık ufacık gelmekte...
durdurulamamakta ...bu işteki gariplik hissedilenden öte hissedilenden ziyade...susmak...biraz uçmak biraz susmak...biraz uçmak biraz susmak ve biraz dilemek...biraz uçmak biraz susmak biraz dilemek ve biraz sahip olmak...ve sahip olmanın sabredilemez çabukluğu korkutuyor...
3 Ekim 2012 Çarşamba
kafa pörsümesi çorbası
Değişken karakter...Niye var ki bu durum, niye o duygu durumundan öbürüne mis gibi kağnı hızı denen ölçü birimi dururken, yokuş aşağı freni boşalmış kamyon hızı niyeeeeeeee! Bu da yetmezmiş gibi tüm dünya da o anki halet-i ruhiyeyle birlikte deformasyona uğruyormuş gibi gözükür ona niye? O o kadar bencil ki çevresindeki tüm insanlar da kendisi gibi o şekilden bu şekle, doludan güneşli batuma geçmedi diye garipser. Peh peh...Bir kendini düzeltse ,
ayarı yok mu onun? Bir kurmalı ayarı, şeysi zımbırtısı ...Gene sinirlendi bak, dayayın kahveyi . Pencere mi ceryan yaptı kapı mı yoksa ikisi birbirinden mi elektiriklendi, hangisini kapatmalı? Kapı!Şu yazım düzeltmenin alt çizittirikleri de kafasını attırmıyor değil. Ne yani bu zımbırtıdan daha fazla kelime biliyor ya da en azından uyduruyor olamaz mı? Hem şive, ağız olmadı memleketsel vurgular, kişisel eklentiler neyin olamaz mı? Edebiyatik konuşmanın içine bunlar da dahil olamaz mı? Ya da bu zımbırtı edebiyatı bilir mi ki? Neyse der neyse. Kırk yılda bir yazası gelmiş paşarellanın. Ne diyordu, bu miskinlik mi değişkenlik mi ne haltsa o obez vücudunu hayatının üzerinden çekmezse, alnının çatından vuracak bir gün. Bu garip halleri diyete sokmalı, yağlarını kuzu çevirme yapmalı der. Neyse şimdilik gider... Olur ha yine gelir, olur ha değişkenin düzenini yakalar , hocası ne dediydi geçen yahu yol gelmezse getiririz...Eyvallah...
8 Haziran 2012 Cuma
FİLMLER VE KÖTÜLÜK ÇİÇEKLERİ
Bir izleyici olarak filmleri nasıl algılarım?
Bir yönetmen ya da senarist izleyicisine neleri , neden ve nasıl göstermek ister?
Sanat filmlerinde görülmeye alışılmış konular, sahneler bu tartışma için uygun olabilir.
Sanat filminden kasıt ise after the fox'da geçen bir diyalogda olduğu gibi belki de para yok demek olan ,
yönetmene, senariste ya da bir zamanlar olduğu gibi auteure bağlı olarak değişen yüzlerce film ...
Neleri anlatırlar?
Bazı filmler şiddeti anlatır, insanın 'doğası'nda -doğasızlığında- bulunan saf şiddeti. İliğinize kadar
şiddeti hissedersiniz. Her bir darbe kemiğinize dokunur, akan kanlar hücrelerinizdenmiş gibi başınız
dönmeye başlar her darbede görünmeyen morluklarınız, ezikleriniz olur ya da daha kötüsü gözünüze sokulmuş
ölümlerle bir şeylerin eksiltisini duyan berbat bir duygu kaplar içinizi... Bu şekilde bir şiddet
simülasyonunun insana kattığı nedir? Şiddeti deneyimlemenin verdiği tüm yıkıntılar dışında...Tam anlamıyla
insanlığa olan faydası nedir? Böyle bir fayda güdülmediği de söylenebilir. Sadece sinemanın o 'eşşiz'
olanaklarını kendi 'şiddet dolu' diliyle kullanmak istemiştir. Bu ifade ne kadar saçma gözüküyor değil mi?
Çünkü bu cümle tam olarak bu yüzden kuruldu...İnsan sırf kendi egosunu tatmin etmek için ya da egosunu
pohpotlattırmak için üretmez, üretemez değil mi? Bir sanat olarak nitelersek, faydayı gözetmek kadar doğal
ne olabilir değil mi?
Bazı filmler pisliği,görgüsüzlüğü,mahrem olanı yansıtır. İnsanın aslında en başında olduğu halini(!) anlatırlar. Bir karakteri
en mahrem haliyle, en görmek istemeyeceğimiz haliyle görürürüz. Gerçek hayatta da tüm bunlar görülebilir ve görülmeli şeylermiş gibi
ya da bilginin nirvana sınırına tüm bunları görünce daha kolay ulaşılacakmış gibi... İzleyici olarak, cinsellik en mahrem halleriyle sergilenmeden
büyük bir aydınlanma yaşanamayacakmış gibi...Bir pastayı pençeleri varmış gibi yiyen ve ağzındaki artıkları
koluyla temizleyen bir insanı(!) görürüz. Ve insanlık dışı denebilecek ve bu yazıda dahi anılamayacak tüm o insanlıkdışı denilebilecek
hareket ya da sahneleri görürürüz...
Peki tüm bunlara gerek var mı? Yani izleyiciye bir farkındalık kazandırmak için onu tam anlamıyla rahatsız etmek ve ona kötünün
en kötüsünü göstermek mi gerekiyor? Çocuklarımızı niye daha en başından tüm o iç açan renklerle, masallarla oyalıyoruz ki,
tüm bu görgü, nezaket, iyilik, güzellikler parçalanması gereken ya da bizi uyutan şeylerken niye daha en başından
çocuklarımıza bir 'insan'gibi, diğer insanlara faydalı olacak şekilde yaşamayı öğretiyoruz ki? Elbette farkedilmesi gereken çok fazla
şey var. Yaşarken bir şekilde göremediğimiz, aydınlanmak için bir vesile elbette gerekli. Belki bir diğer ülkede yaşanan
hiç bilmediğim bir sorunu öğrenmem ya da hemen yan odadaki kardeşimin hayata dair hissettiklerini bilmem gerekiyor, öğreneceğim bir sürü
şey var ve olmalı da belki. Katledilen insanları , kanlı olayları, insana dair en derin duyguları daha yakından tanımam gerekiyor
belki. Ancak neden bunları çirkinlikler üzerinden izlemek zorundayım? İnsan aslında böyle olmamalı derken neden bir adamı
boğazladığını görmek zorundayım? Pislikten geçilmeyen bir insanı midem bulanarak seyredince yaşadığım aydınlanmanın rengi ne olabilir?
Psikolojide anılan çok temel bir konu vardır. Bir şey üzerine düşünmek istenmezken onu olumsuzlamayla bile kullansak yine onu düşünüyor
oluruz. Yani pembe benekli beyaz bir kazak düşünme dediğimde beynimde nasıl pembe benekli beyaz bir kazak dönüyor ve düşünmeyle gelen
çarpı bile o başta gelen imgeyi yok etmiyorsa, filmlerde gördüğümüz tüm o çirkinliklerde ruhumuzda,imgelemimizde güzellikleri tetiklemediğine
şüphe yok.Bir espri vardır sosyal medya ortamlarında dönen , film festivallerinden sonra hayata yeniden dönmek şeklinde... Dünyada olduğumu farketmem için
ölmem ya da ölecekmiş gibi olmam mı gerekiyor? Peki ya şu çelişki: Ölüm bir yaprağın düşmesiyle imglendirilebiliyorken - hiç gösterilmeden-
aynı felsefe içinde neden kötülükler de birer toz parçası gibi başka bir hâle gelmiyor ya da tamamen yok olmuyorlar? Neden bir köpeğin
sadakatini sahibi uğruna kurşunlanmasından anlamalıyım? Neden benim değerli gözlerim güzellikleri anlamak için bu filmlere maruz kalsın?
Söyleyeceklerim bu kadar hakim bey ....
Bazı filmler pisliği,görgüsüzlüğü,mahrem olanı yansıtır. İnsanın aslında en başında olduğu halini(!) anlatırlar. Bir karakteri
en mahrem haliyle, en görmek istemeyeceğimiz haliyle görürürüz. Gerçek hayatta da tüm bunlar görülebilir ve görülmeli şeylermiş gibi
ya da bilginin nirvana sınırına tüm bunları görünce daha kolay ulaşılacakmış gibi... İzleyici olarak, cinsellik en mahrem halleriyle sergilenmeden
büyük bir aydınlanma yaşanamayacakmış gibi...Bir pastayı pençeleri varmış gibi yiyen ve ağzındaki artıkları
koluyla temizleyen bir insanı(!) görürüz. Ve insanlık dışı denebilecek ve bu yazıda dahi anılamayacak tüm o insanlıkdışı denilebilecek
hareket ya da sahneleri görürürüz...
Peki tüm bunlara gerek var mı? Yani izleyiciye bir farkındalık kazandırmak için onu tam anlamıyla rahatsız etmek ve ona kötünün
en kötüsünü göstermek mi gerekiyor? Çocuklarımızı niye daha en başından tüm o iç açan renklerle, masallarla oyalıyoruz ki,
tüm bu görgü, nezaket, iyilik, güzellikler parçalanması gereken ya da bizi uyutan şeylerken niye daha en başından
çocuklarımıza bir 'insan'gibi, diğer insanlara faydalı olacak şekilde yaşamayı öğretiyoruz ki? Elbette farkedilmesi gereken çok fazla
şey var. Yaşarken bir şekilde göremediğimiz, aydınlanmak için bir vesile elbette gerekli. Belki bir diğer ülkede yaşanan
hiç bilmediğim bir sorunu öğrenmem ya da hemen yan odadaki kardeşimin hayata dair hissettiklerini bilmem gerekiyor, öğreneceğim bir sürü
şey var ve olmalı da belki. Katledilen insanları , kanlı olayları, insana dair en derin duyguları daha yakından tanımam gerekiyor
belki. Ancak neden bunları çirkinlikler üzerinden izlemek zorundayım? İnsan aslında böyle olmamalı derken neden bir adamı
boğazladığını görmek zorundayım? Pislikten geçilmeyen bir insanı midem bulanarak seyredince yaşadığım aydınlanmanın rengi ne olabilir?
Psikolojide anılan çok temel bir konu vardır. Bir şey üzerine düşünmek istenmezken onu olumsuzlamayla bile kullansak yine onu düşünüyor
oluruz. Yani pembe benekli beyaz bir kazak düşünme dediğimde beynimde nasıl pembe benekli beyaz bir kazak dönüyor ve düşünmeyle gelen
çarpı bile o başta gelen imgeyi yok etmiyorsa, filmlerde gördüğümüz tüm o çirkinliklerde ruhumuzda,imgelemimizde güzellikleri tetiklemediğine
şüphe yok.Bir espri vardır sosyal medya ortamlarında dönen , film festivallerinden sonra hayata yeniden dönmek şeklinde... Dünyada olduğumu farketmem için
ölmem ya da ölecekmiş gibi olmam mı gerekiyor? Peki ya şu çelişki: Ölüm bir yaprağın düşmesiyle imglendirilebiliyorken - hiç gösterilmeden-
aynı felsefe içinde neden kötülükler de birer toz parçası gibi başka bir hâle gelmiyor ya da tamamen yok olmuyorlar? Neden bir köpeğin
sadakatini sahibi uğruna kurşunlanmasından anlamalıyım? Neden benim değerli gözlerim güzellikleri anlamak için bu filmlere maruz kalsın?
Söyleyeceklerim bu kadar hakim bey ....
14 Haziran 2011 Salı
...2
kadın vazgeçmeyecek...onda sevdiği herşeyi ama herşeyi ondan söküp almak isteyecek...onun özgürlüğünü sevecek, sorumsuzluğunu, zamansızlığını, aldırışsız tavrını, bütün kadınlara bakışını sevecek...zamanı geldiğindeyse tüm bunlar ona aşık olsun diye emanet edilmişler gibi birbir almaya çalışacak... görünmez kıskacını kement gibi fırlatacak...erkek...neyse oydu...değişirse o kalır mı...kadın vazgeçmeyecek...aldıklarıyla yetinmeyecek...erkek kendi olmak istiyorsa orada kalmayacak...ya da zaten hiç kımıldamayacak... kadın şekil veremediği heykelinden koşarak uzaklaşacak...kendinden kaçtığını farkedecek... yıllar yıllar sonra...
kadın vazgeçmedi.erkek değişmedi.
kadın vazgeçmedi.erkek değişmedi.
Chapter 1
Fırat Budacı'yı okurken otobüs anılarım canlandı yine hadi bakalım...
Orta kapı kaptaaan!
Cayır cayır bir günün başlangıcı. Dı dıııt , dı dı dıııt gibi sesler kulaklarımda çınlıyor. Otobüsün kalkması için gerekli 15 dakikanın geçmesini
benim gibi sağ cam kenarını kapmış yolcular ve diğerleri sabırsızlıkla bekliyor. Sağlı ve sollu yanaşalım şarkısını kısıp, tırt ingilizcemle bana sana aşık olmam için neden ver diye çevirdiğim şarkı sözlerine dalıyorum Utanmıyorum ondan, yanımdaki amca için güneş gözlüğü takmış olmak bile beni uyuz yeni nesil gençlik yapmaya yetti zaten , şöyle yanım yanım bakıyor. Oralı olmuyorum. Ayağımı rahat uzatmışım ona da şaşırdı herhal. Hani erkeklerin V kadınların kalın bir oturması gelenektendir ya, neyse diyorum. Şoför noldu bu arada heh, o da napsın yanındaki yanmayan düğmeden mütevellit arka kapıyı açmayayım bu durakta diyor ama faidesiz gene bir bağırıyor biz bastık, ağır ol, heyy, hatta şerefsiz gibi nidalar otobüste yükseliyor. Şöfor deneyimli gaza gelmiyor, istifini bozmadan ışıkları kontrol ettim arkadaşım son anda bastınızla başlayan bir söylev veriyor,şikayetçi yolcuların diğer durakta inmesiyle geçici bir sukunet sarıyor ortalığı hayra alamet değil. Ve işte beklenen an, şöforden inleyen nameler dökülmeye başlıyor, sıcaktan pörsümüş başlar bir anda o yana dikiliyor. Ne dediğini niye anlamıyorum, sanırım en arkadayım ee şöforünde işi dışarısıyla galiba. Dışardaki muhatabı duyuyoruz ikinci şerefsiz kelimesi havadan şoförün suratına daaank diye çarpıyor ama bu sefer çok pis acıtıyor.Bundan sonrası üç noktalı ama ağır seviyede değil bildiğimiz küfürler,yaratıcılık falan yok aksi halde şu an itibariyle altmış diye tahmin ettiğim amcanın yüzü başka renk olurdu.Şöfor gaza basıyor doğal olarak hıncını pedaldan ve canı burnunda tepme 100 eder kişiden alıyor.Uçur bizi schumear -böyle mi yazılmıyordu sanki neyse-Bir durak sonra küfürcü muhatap gene gelmiş yuh koşmuş mu ne, yalnız durum ne ben mi anlamadım bir tek. Vu huuuu gene uçuyoruz, sıkı tutunun. Zaten bu tıkışıklıkta kimse de düşmez.Az kalsın durağım kaçıyordu, düğmeye bastım mı ben, neyse benim durağımda en az elli kişi iner zaten, bunlarda biri üşenmemiş olsa, olmadı orta kapıya yürürüm olmadı,o da olmadı üçüncü bir sıfatı da ben veririm şoförcağızıma böylece günlük otobüs ritüelimiz de demini, tuzunu almış olur.Hoşçakal 97 seni sevmiyorum ama sana ihtiyacım var... fill in the blanks cümlesi nereden geldi şimdi aklıma yok o ayrı bir konu şimdi olmaz.
Orta kapı kaptaaan!
Cayır cayır bir günün başlangıcı. Dı dıııt , dı dı dıııt gibi sesler kulaklarımda çınlıyor. Otobüsün kalkması için gerekli 15 dakikanın geçmesini
benim gibi sağ cam kenarını kapmış yolcular ve diğerleri sabırsızlıkla bekliyor. Sağlı ve sollu yanaşalım şarkısını kısıp, tırt ingilizcemle bana sana aşık olmam için neden ver diye çevirdiğim şarkı sözlerine dalıyorum Utanmıyorum ondan, yanımdaki amca için güneş gözlüğü takmış olmak bile beni uyuz yeni nesil gençlik yapmaya yetti zaten , şöyle yanım yanım bakıyor. Oralı olmuyorum. Ayağımı rahat uzatmışım ona da şaşırdı herhal. Hani erkeklerin V kadınların kalın bir oturması gelenektendir ya, neyse diyorum. Şoför noldu bu arada heh, o da napsın yanındaki yanmayan düğmeden mütevellit arka kapıyı açmayayım bu durakta diyor ama faidesiz gene bir bağırıyor biz bastık, ağır ol, heyy, hatta şerefsiz gibi nidalar otobüste yükseliyor. Şöfor deneyimli gaza gelmiyor, istifini bozmadan ışıkları kontrol ettim arkadaşım son anda bastınızla başlayan bir söylev veriyor,şikayetçi yolcuların diğer durakta inmesiyle geçici bir sukunet sarıyor ortalığı hayra alamet değil. Ve işte beklenen an, şöforden inleyen nameler dökülmeye başlıyor, sıcaktan pörsümüş başlar bir anda o yana dikiliyor. Ne dediğini niye anlamıyorum, sanırım en arkadayım ee şöforünde işi dışarısıyla galiba. Dışardaki muhatabı duyuyoruz ikinci şerefsiz kelimesi havadan şoförün suratına daaank diye çarpıyor ama bu sefer çok pis acıtıyor.Bundan sonrası üç noktalı ama ağır seviyede değil bildiğimiz küfürler,yaratıcılık falan yok aksi halde şu an itibariyle altmış diye tahmin ettiğim amcanın yüzü başka renk olurdu.Şöfor gaza basıyor doğal olarak hıncını pedaldan ve canı burnunda tepme 100 eder kişiden alıyor.Uçur bizi schumear -böyle mi yazılmıyordu sanki neyse-Bir durak sonra küfürcü muhatap gene gelmiş yuh koşmuş mu ne, yalnız durum ne ben mi anlamadım bir tek. Vu huuuu gene uçuyoruz, sıkı tutunun. Zaten bu tıkışıklıkta kimse de düşmez.Az kalsın durağım kaçıyordu, düğmeye bastım mı ben, neyse benim durağımda en az elli kişi iner zaten, bunlarda biri üşenmemiş olsa, olmadı orta kapıya yürürüm olmadı,o da olmadı üçüncü bir sıfatı da ben veririm şoförcağızıma böylece günlük otobüs ritüelimiz de demini, tuzunu almış olur.Hoşçakal 97 seni sevmiyorum ama sana ihtiyacım var... fill in the blanks cümlesi nereden geldi şimdi aklıma yok o ayrı bir konu şimdi olmaz.
15 Mayıs 2011 Pazar
kahverengi kıvrımlar, sadece kıvrım, birleşmeyecek bir sürü kıvrım...birbirinden habersiz bir sürü kıvrım...biri diğerinden haberi olsa birbirlerine yapışıp kalacak kıvrımlar...beklenilen yoldu belki, sanki herkes bir yol üzerinde yürümeliymiş gibi, sanki yol olmalı mıymış gibi...sanki yol yere basmayı sağlayanmış gibi,sanki yere basmak matahmış gibi...işte hem en insani hemde en insani olmayan bir arada ve bir boşlukta ilerliyorlar, durun bir dakika belki de ilerlemiyorlar,asılıp kalmışlar...hallerinden memnun gibiler, öyleler mi? Kim bilir,ama bir başka soru var ve yanıtı en başından verilmiş en meraklı soruma yanıt : hayır olmaz.
14 Nisan 2011 Perşembe
...
Bugün eski yazılarıma baktım...İnsan gün geçtikçe kendini beğenmezmiş, hakkaten öyle, hepsini silesim geldi ama acıdım sonra sonuçta vakit kaybedildi onlar için de. Neyse geçmiş geçmiştir.
16 Ocak 2011 Pazar
Pek yakında yine ve yeniden yazmak düşüncesindeyim, monotonluğun ağır paltosunu çıkarıp , rahat rahat yazabileceğimi hayal ediyorum. Hayal ediyorum çünkü henüz yapmadım. Kendime uzaklaştım, kendimden uzaklaştım yeterince, şimdi ise konuşmak zamanıdır. Finallerin ruha ve bedene sirayet eden radyayonel etkilerinden 1 haftada superman edasıyla kurtulmaksa ilk hedef olacaktır. Yine geleceğim ve bu sefer hiç uzak değil.
31 Ekim 2010 Pazar
Boşa Gitmeyelim Diye...
Aslında uzunca bir süre yazmama kararı almıştım, bahanelere sığınarak değil gerçekten yazmamak. Yazamadığımı farkettiğim zamanla paralel bu. Yani gerçek şeyler yazamamak. Daha evvel yazılanların pek çoğunun şu an ham görünüşü. Kimi günlük gibi yazılmışlardı belki fakat burasını günlük olarak kullanmadım hiç. Tek bir yorum duydum ''tıpkı bir günlük gibi'' insan günlüğüne iç hesaplaşmalarını,yaşantılarını tüm çıplaklığıyla yazar, günlük tek kişiliktir, günlükte yapılan çıkarımlar hem az hem de bencildir. Dünya barışı, terör, eğitim hakkından bahsetmezsiniz günlükte bir haberi, bir karakteri eleştirmezsiniz. Demem o ki burası bir günlük değil . Benim üzüntüm,benim bilmem nelerim kimene ki zaten, sadece kendi yaşantılarımı düşünceleri anlatmada araç olarak kullanma söz konusu olabilir ancak. He kimi zaman şımarıklık yapar ve bunun dozajını kaçırırım o ayrı.
Şu süreçte okumayı öğreniyorum, gerçekten okumayı ve görmeyi , farkederek görmeyi. Heybeme bişiler dolduruyorum. Yazmaksa eskisi kadar basit değil. Ahkâm kesmeye varıyor bir yerden sonra yani kaynaklarınız sağlam olmazsa, size o akışı sağlayan, kaleminize güzel biçimde ve doğru şekilde, sorgulanabilir şekilde düşen kelimelerin ne kadar anlamsız kaldığını farkediyorsunuz. Gökhan Yorgancıgil Senaryo Atölyesinde şöyle demişti dün ''Seyircilere sunduğunuz konu hakkında onlardan daha fazla şey bilmek zorundasınız''. Bunu hemen her konuya yaydığımda eğer burada da bir anlamda çıkarımlar yapıp , bence gibi kisvesindeki genel yorumlar yapıyorsam onların da bunu içermesi gerektiğini düşündüm. Yani ben kim oluyordum da daha bir yere varmadan varacaklara ikaz edip, öğüt veriyordum. Hepimiz kimseyiz ama pek azımız belli olgunluğa erişip bize yol gösteren olacak. Çoğumuz yazacak ama pek azımız yararlı olacak. Bilmiyorsanız yazmayın. En azından bu öğüdü verebilirim değil mi? Bu kadarına hakkım olmalı kendimi bodoslamış gibi hissettiğime göre. Bilmiyorsan yazma, yaşamadıysan öğüt verme, bildiğini sandığını halâ göremiyorsan yazık sana. Şu söylediğim sadece benle ilgili değil sevgili okuyan sana da bu lafım. Koy kendini artık nereye istersen.
Herneyse şimdilik hoşça kalın, hoşça yaşayın, hoşa gidin...Yeniden geldiğimde her şey muhteşem olmayacak sadece ben kendimi daha az suçlu hissedeceğim , zamanlamam dünyasal zamanda ne vakte denk düşer bilemiyorum.Üç vakte beş vakte herneyse...
Şu süreçte okumayı öğreniyorum, gerçekten okumayı ve görmeyi , farkederek görmeyi. Heybeme bişiler dolduruyorum. Yazmaksa eskisi kadar basit değil. Ahkâm kesmeye varıyor bir yerden sonra yani kaynaklarınız sağlam olmazsa, size o akışı sağlayan, kaleminize güzel biçimde ve doğru şekilde, sorgulanabilir şekilde düşen kelimelerin ne kadar anlamsız kaldığını farkediyorsunuz. Gökhan Yorgancıgil Senaryo Atölyesinde şöyle demişti dün ''Seyircilere sunduğunuz konu hakkında onlardan daha fazla şey bilmek zorundasınız''. Bunu hemen her konuya yaydığımda eğer burada da bir anlamda çıkarımlar yapıp , bence gibi kisvesindeki genel yorumlar yapıyorsam onların da bunu içermesi gerektiğini düşündüm. Yani ben kim oluyordum da daha bir yere varmadan varacaklara ikaz edip, öğüt veriyordum. Hepimiz kimseyiz ama pek azımız belli olgunluğa erişip bize yol gösteren olacak. Çoğumuz yazacak ama pek azımız yararlı olacak. Bilmiyorsanız yazmayın. En azından bu öğüdü verebilirim değil mi? Bu kadarına hakkım olmalı kendimi bodoslamış gibi hissettiğime göre. Bilmiyorsan yazma, yaşamadıysan öğüt verme, bildiğini sandığını halâ göremiyorsan yazık sana. Şu söylediğim sadece benle ilgili değil sevgili okuyan sana da bu lafım. Koy kendini artık nereye istersen.
Herneyse şimdilik hoşça kalın, hoşça yaşayın, hoşa gidin...Yeniden geldiğimde her şey muhteşem olmayacak sadece ben kendimi daha az suçlu hissedeceğim , zamanlamam dünyasal zamanda ne vakte denk düşer bilemiyorum.Üç vakte beş vakte herneyse...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
