Fırat Budacı'yı okurken otobüs anılarım canlandı yine hadi bakalım...
Orta kapı kaptaaan!
Cayır cayır bir günün başlangıcı. Dı dıııt , dı dı dıııt gibi sesler kulaklarımda çınlıyor. Otobüsün kalkması için gerekli 15 dakikanın geçmesini
benim gibi sağ cam kenarını kapmış yolcular ve diğerleri sabırsızlıkla bekliyor. Sağlı ve sollu yanaşalım şarkısını kısıp, tırt ingilizcemle bana sana aşık olmam için neden ver diye çevirdiğim şarkı sözlerine dalıyorum Utanmıyorum ondan, yanımdaki amca için güneş gözlüğü takmış olmak bile beni uyuz yeni nesil gençlik yapmaya yetti zaten , şöyle yanım yanım bakıyor. Oralı olmuyorum. Ayağımı rahat uzatmışım ona da şaşırdı herhal. Hani erkeklerin V kadınların kalın bir oturması gelenektendir ya, neyse diyorum. Şoför noldu bu arada heh, o da napsın yanındaki yanmayan düğmeden mütevellit arka kapıyı açmayayım bu durakta diyor ama faidesiz gene bir bağırıyor biz bastık, ağır ol, heyy, hatta şerefsiz gibi nidalar otobüste yükseliyor. Şöfor deneyimli gaza gelmiyor, istifini bozmadan ışıkları kontrol ettim arkadaşım son anda bastınızla başlayan bir söylev veriyor,şikayetçi yolcuların diğer durakta inmesiyle geçici bir sukunet sarıyor ortalığı hayra alamet değil. Ve işte beklenen an, şöforden inleyen nameler dökülmeye başlıyor, sıcaktan pörsümüş başlar bir anda o yana dikiliyor. Ne dediğini niye anlamıyorum, sanırım en arkadayım ee şöforünde işi dışarısıyla galiba. Dışardaki muhatabı duyuyoruz ikinci şerefsiz kelimesi havadan şoförün suratına daaank diye çarpıyor ama bu sefer çok pis acıtıyor.Bundan sonrası üç noktalı ama ağır seviyede değil bildiğimiz küfürler,yaratıcılık falan yok aksi halde şu an itibariyle altmış diye tahmin ettiğim amcanın yüzü başka renk olurdu.Şöfor gaza basıyor doğal olarak hıncını pedaldan ve canı burnunda tepme 100 eder kişiden alıyor.Uçur bizi schumear -böyle mi yazılmıyordu sanki neyse-Bir durak sonra küfürcü muhatap gene gelmiş yuh koşmuş mu ne, yalnız durum ne ben mi anlamadım bir tek. Vu huuuu gene uçuyoruz, sıkı tutunun. Zaten bu tıkışıklıkta kimse de düşmez.Az kalsın durağım kaçıyordu, düğmeye bastım mı ben, neyse benim durağımda en az elli kişi iner zaten, bunlarda biri üşenmemiş olsa, olmadı orta kapıya yürürüm olmadı,o da olmadı üçüncü bir sıfatı da ben veririm şoförcağızıma böylece günlük otobüs ritüelimiz de demini, tuzunu almış olur.Hoşçakal 97 seni sevmiyorum ama sana ihtiyacım var... fill in the blanks cümlesi nereden geldi şimdi aklıma yok o ayrı bir konu şimdi olmaz.
14 Haziran 2011 Salı
15 Mayıs 2011 Pazar
kahverengi kıvrımlar, sadece kıvrım, birleşmeyecek bir sürü kıvrım...birbirinden habersiz bir sürü kıvrım...biri diğerinden haberi olsa birbirlerine yapışıp kalacak kıvrımlar...beklenilen yoldu belki, sanki herkes bir yol üzerinde yürümeliymiş gibi, sanki yol olmalı mıymış gibi...sanki yol yere basmayı sağlayanmış gibi,sanki yere basmak matahmış gibi...işte hem en insani hemde en insani olmayan bir arada ve bir boşlukta ilerliyorlar, durun bir dakika belki de ilerlemiyorlar,asılıp kalmışlar...hallerinden memnun gibiler, öyleler mi? Kim bilir,ama bir başka soru var ve yanıtı en başından verilmiş en meraklı soruma yanıt : hayır olmaz.
14 Nisan 2011 Perşembe
...
Bugün eski yazılarıma baktım...İnsan gün geçtikçe kendini beğenmezmiş, hakkaten öyle, hepsini silesim geldi ama acıdım sonra sonuçta vakit kaybedildi onlar için de. Neyse geçmiş geçmiştir.
16 Ocak 2011 Pazar
Pek yakında yine ve yeniden yazmak düşüncesindeyim, monotonluğun ağır paltosunu çıkarıp , rahat rahat yazabileceğimi hayal ediyorum. Hayal ediyorum çünkü henüz yapmadım. Kendime uzaklaştım, kendimden uzaklaştım yeterince, şimdi ise konuşmak zamanıdır. Finallerin ruha ve bedene sirayet eden radyayonel etkilerinden 1 haftada superman edasıyla kurtulmaksa ilk hedef olacaktır. Yine geleceğim ve bu sefer hiç uzak değil.
31 Ekim 2010 Pazar
Boşa Gitmeyelim Diye...
Aslında uzunca bir süre yazmama kararı almıştım, bahanelere sığınarak değil gerçekten yazmamak. Yazamadığımı farkettiğim zamanla paralel bu. Yani gerçek şeyler yazamamak. Daha evvel yazılanların pek çoğunun şu an ham görünüşü. Kimi günlük gibi yazılmışlardı belki fakat burasını günlük olarak kullanmadım hiç. Tek bir yorum duydum ''tıpkı bir günlük gibi'' insan günlüğüne iç hesaplaşmalarını,yaşantılarını tüm çıplaklığıyla yazar, günlük tek kişiliktir, günlükte yapılan çıkarımlar hem az hem de bencildir. Dünya barışı, terör, eğitim hakkından bahsetmezsiniz günlükte bir haberi, bir karakteri eleştirmezsiniz. Demem o ki burası bir günlük değil . Benim üzüntüm,benim bilmem nelerim kimene ki zaten, sadece kendi yaşantılarımı düşünceleri anlatmada araç olarak kullanma söz konusu olabilir ancak. He kimi zaman şımarıklık yapar ve bunun dozajını kaçırırım o ayrı.
Şu süreçte okumayı öğreniyorum, gerçekten okumayı ve görmeyi , farkederek görmeyi. Heybeme bişiler dolduruyorum. Yazmaksa eskisi kadar basit değil. Ahkâm kesmeye varıyor bir yerden sonra yani kaynaklarınız sağlam olmazsa, size o akışı sağlayan, kaleminize güzel biçimde ve doğru şekilde, sorgulanabilir şekilde düşen kelimelerin ne kadar anlamsız kaldığını farkediyorsunuz. Gökhan Yorgancıgil Senaryo Atölyesinde şöyle demişti dün ''Seyircilere sunduğunuz konu hakkında onlardan daha fazla şey bilmek zorundasınız''. Bunu hemen her konuya yaydığımda eğer burada da bir anlamda çıkarımlar yapıp , bence gibi kisvesindeki genel yorumlar yapıyorsam onların da bunu içermesi gerektiğini düşündüm. Yani ben kim oluyordum da daha bir yere varmadan varacaklara ikaz edip, öğüt veriyordum. Hepimiz kimseyiz ama pek azımız belli olgunluğa erişip bize yol gösteren olacak. Çoğumuz yazacak ama pek azımız yararlı olacak. Bilmiyorsanız yazmayın. En azından bu öğüdü verebilirim değil mi? Bu kadarına hakkım olmalı kendimi bodoslamış gibi hissettiğime göre. Bilmiyorsan yazma, yaşamadıysan öğüt verme, bildiğini sandığını halâ göremiyorsan yazık sana. Şu söylediğim sadece benle ilgili değil sevgili okuyan sana da bu lafım. Koy kendini artık nereye istersen.
Herneyse şimdilik hoşça kalın, hoşça yaşayın, hoşa gidin...Yeniden geldiğimde her şey muhteşem olmayacak sadece ben kendimi daha az suçlu hissedeceğim , zamanlamam dünyasal zamanda ne vakte denk düşer bilemiyorum.Üç vakte beş vakte herneyse...
Şu süreçte okumayı öğreniyorum, gerçekten okumayı ve görmeyi , farkederek görmeyi. Heybeme bişiler dolduruyorum. Yazmaksa eskisi kadar basit değil. Ahkâm kesmeye varıyor bir yerden sonra yani kaynaklarınız sağlam olmazsa, size o akışı sağlayan, kaleminize güzel biçimde ve doğru şekilde, sorgulanabilir şekilde düşen kelimelerin ne kadar anlamsız kaldığını farkediyorsunuz. Gökhan Yorgancıgil Senaryo Atölyesinde şöyle demişti dün ''Seyircilere sunduğunuz konu hakkında onlardan daha fazla şey bilmek zorundasınız''. Bunu hemen her konuya yaydığımda eğer burada da bir anlamda çıkarımlar yapıp , bence gibi kisvesindeki genel yorumlar yapıyorsam onların da bunu içermesi gerektiğini düşündüm. Yani ben kim oluyordum da daha bir yere varmadan varacaklara ikaz edip, öğüt veriyordum. Hepimiz kimseyiz ama pek azımız belli olgunluğa erişip bize yol gösteren olacak. Çoğumuz yazacak ama pek azımız yararlı olacak. Bilmiyorsanız yazmayın. En azından bu öğüdü verebilirim değil mi? Bu kadarına hakkım olmalı kendimi bodoslamış gibi hissettiğime göre. Bilmiyorsan yazma, yaşamadıysan öğüt verme, bildiğini sandığını halâ göremiyorsan yazık sana. Şu söylediğim sadece benle ilgili değil sevgili okuyan sana da bu lafım. Koy kendini artık nereye istersen.
Herneyse şimdilik hoşça kalın, hoşça yaşayın, hoşa gidin...Yeniden geldiğimde her şey muhteşem olmayacak sadece ben kendimi daha az suçlu hissedeceğim , zamanlamam dünyasal zamanda ne vakte denk düşer bilemiyorum.Üç vakte beş vakte herneyse...
21 Eylül 2010 Salı
Başlığı olmasın olur mu?
Bu tınılar ne kadar bizden, aynı renkte gibiyiz. Ondan mı herşeyin aynı notalarla aynı ritme ve şekle girmek istemesi. Belki insanlardan istenilen de budur. Yani ikinci bi şahıstan.Bir ritmi olması, sihirli notalar barındırması kalbinde. Belki de böyle biri yoktur, belki de olmaması saçma olurdu. Belki,belkilerin çokluğu umutsuzluktan belki de umuttandır. Çelişkiler şaşırtmak için değil mütevaziliktendir belki.
Sanki damdan düşer gibi yazıyorum , sanki öyle havadan rastgele bırakırmışım gibi. Bir nevi öyle olsa da , olmayan, içimden gelmeyen tek bir kelime yok. Yaşanmayan tek bir kelime yok. Yok işte. Diğer türlüsü olmazdı. Ve beklediğim bu. Tek istediğim bu. Yalansızlık değil bahsettiğim sonsuz bir samimiyet...
Sanki damdan düşer gibi yazıyorum , sanki öyle havadan rastgele bırakırmışım gibi. Bir nevi öyle olsa da , olmayan, içimden gelmeyen tek bir kelime yok. Yaşanmayan tek bir kelime yok. Yok işte. Diğer türlüsü olmazdı. Ve beklediğim bu. Tek istediğim bu. Yalansızlık değil bahsettiğim sonsuz bir samimiyet...
korku ve benlik
Dünyaya kendimizi anlatmak için gelmedik bu sözü hep haykırmak istiyorum...bin defa on bin defa kafa alıp da delininceye kadar, bu sözü anlayana kadar , kafalarına kazıyana kadar. yeter deyip bırakmak istiyorum, insanlarla uğraşmayı , hemen pes etmek, korkaklığımdan ölesiye korktuğumdandır geri çekilmiyorsam hâla. Korku yanında bi sürü gereksiz, mutsuz şey getirir, acı getirir, kararında olanı yerinde olsa da... Düşünmek de korkuludur, bilmediğin şeyi çok düşünürsün, çok da korkarsın, bilmediğin şeyi bazen seversin, sevdiğin şeyden bazen korkarsın, korktuğunda bunun neden olduğunu çözdüğün anda korkun zararsızlaşır, yararlı parazitler gibi. Saf olan, saygı duyulası, lekesiz olan da korkutur fakat başka bir korku güzel kokuludur bu. İçten olan işte bu öyle olmayanı kendinden eder , korktuğundan habersiz bir korkaklıktır bu, en kötüsü, ne olduğunu bilemeden o olman,işte en berbatı bu,en saçması, en çok küfür gerektiren ya da kibar olman gerekiyordur mecaz işte saptırmanın lüzumu yok neyse ...
Nolur, nolur, ''ben'' olmasın her yerde, sen ''ben'' dedikçe yoklaşıyorsun, ''ben'' dedikçe benliğin soğutuyor, ben ben ben yoksun yoksun yoksun, hiçkimsesin, hiçkimseyiz, zerreyiz,zerreciğiz, toz parçaları kadarız şu dünyada, çektiğin acı da kimse yaşamadı bunları dediğin tüm saçmalıklar da öyle tek olduğunu zannetiğin anda bitersin o zaman zerren de kalmaz. nolur nolur bilinse bu nolur...
Nolur, nolur, ''ben'' olmasın her yerde, sen ''ben'' dedikçe yoklaşıyorsun, ''ben'' dedikçe benliğin soğutuyor, ben ben ben yoksun yoksun yoksun, hiçkimsesin, hiçkimseyiz, zerreyiz,zerreciğiz, toz parçaları kadarız şu dünyada, çektiğin acı da kimse yaşamadı bunları dediğin tüm saçmalıklar da öyle tek olduğunu zannetiğin anda bitersin o zaman zerren de kalmaz. nolur nolur bilinse bu nolur...
2 Eylül 2010 Perşembe
o renkli gözlü kız için...
Tanımıyorum onu. Tek bildiğimse hikayesi ve adı. Belki hayatının minicik kesiti, belki söküp atmak istediği dönüm noktası. Bazen hiç tanımadığı bir insan ve yaşamı üzerine düşünülebiliyormuş. Bugün senin için yazıcam. İyi biri misin kötü biri misin, seninle bir daha hiç görüşmeyecek miyim yoksa farklı mı hiç bir fikrim yok, bunlar üzerine de düşünmedim. Sadece kendimi yerine koyduğumda ne kadar garip hissettim, bir yere dokundun sanki aynı dünyadaydım ...Eve gidince anneme sebepsiz sarıldım . Anlamıyorlar, anlamazlar demiştin...Belki de haklısın. Çok az da olsa , senin gibi olamasam da anladım desem inanır mısın? Belki alıştın içinde yaşadığın şeye, elinden bir şey gelmemesi seni yordu belki...İnan ne denir bilmiyorum. Ne söylesem hafif kalır, sana deva olmaz. Sadece hazırlıklı olman gereken çok şey var, nolur kendini, ruhunu, aklını koru, ne olursa olsun hasar almasına izin verme. Gülmek , gülmemek bunlar mühim değil sadece yaşadığını bil. Sen yaşıyorsun ,şu an bir şekilde nefes alıyorsun, biliyorum katlanmak zor, insan için bu yük çok ağır çok hem de...Of daha fazla ne denir. Tanımadığım renkli gözlü kız herşeye rağmen çok güçlüsün. Öyle kal. Senin için yapacağım bir şey olsa , minicik, minicik...İçini güldürebilsem minicik...Elimden bir şey gelir mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
