14 Nisan 2011 Perşembe

Aşina gibi gelen bu şey de ne? Ben bunu bir yerden hatırlıyorum, ifade tam olarak bu. Sevmedim. Hastalık gibi. Ayrıca üzerime de yakışmıyor. Artık gidebilir miyim? Hiç bir şey yapmayabilir miyim? Peki öyleyse ben gittim.

...

Bugün eski yazılarıma baktım...İnsan gün geçtikçe kendini beğenmezmiş, hakkaten öyle, hepsini silesim geldi ama acıdım sonra sonuçta vakit kaybedildi onlar için de. Neyse geçmiş geçmiştir.

16 Ocak 2011 Pazar




Pek yakında yine ve yeniden yazmak düşüncesindeyim, monotonluğun ağır paltosunu çıkarıp , rahat rahat yazabileceğimi hayal ediyorum. Hayal ediyorum çünkü henüz yapmadım. Kendime uzaklaştım, kendimden uzaklaştım yeterince, şimdi ise konuşmak zamanıdır. Finallerin ruha ve bedene sirayet eden radyayonel etkilerinden 1 haftada superman edasıyla kurtulmaksa ilk hedef olacaktır. Yine geleceğim ve bu sefer hiç uzak değil.

31 Ekim 2010 Pazar

Boşa Gitmeyelim Diye...

Aslında uzunca bir süre yazmama kararı almıştım, bahanelere sığınarak değil gerçekten yazmamak. Yazamadığımı farkettiğim zamanla paralel bu. Yani gerçek şeyler yazamamak. Daha evvel yazılanların pek çoğunun şu an ham görünüşü. Kimi günlük gibi yazılmışlardı belki fakat burasını günlük olarak kullanmadım hiç. Tek bir yorum duydum ''tıpkı bir günlük gibi'' insan günlüğüne iç hesaplaşmalarını,yaşantılarını tüm çıplaklığıyla yazar, günlük tek kişiliktir, günlükte yapılan çıkarımlar hem az hem de bencildir. Dünya barışı, terör, eğitim hakkından bahsetmezsiniz günlükte bir haberi, bir karakteri eleştirmezsiniz. Demem o ki burası bir günlük değil . Benim üzüntüm,benim bilmem nelerim kimene ki zaten, sadece kendi yaşantılarımı düşünceleri anlatmada araç olarak kullanma söz konusu olabilir ancak. He kimi zaman şımarıklık yapar ve bunun dozajını kaçırırım o ayrı.

Şu süreçte okumayı öğreniyorum, gerçekten okumayı ve görmeyi , farkederek görmeyi. Heybeme bişiler dolduruyorum. Yazmaksa eskisi kadar basit değil. Ahkâm kesmeye varıyor bir yerden sonra yani kaynaklarınız sağlam olmazsa, size o akışı sağlayan, kaleminize güzel biçimde ve doğru şekilde, sorgulanabilir şekilde düşen kelimelerin ne kadar anlamsız kaldığını farkediyorsunuz. Gökhan Yorgancıgil Senaryo Atölyesinde şöyle demişti dün ''Seyircilere sunduğunuz konu hakkında onlardan daha fazla şey bilmek zorundasınız''. Bunu hemen her konuya yaydığımda eğer burada da bir anlamda çıkarımlar yapıp , bence gibi kisvesindeki genel yorumlar yapıyorsam onların da bunu içermesi gerektiğini düşündüm. Yani ben kim oluyordum da daha bir yere varmadan varacaklara ikaz edip, öğüt veriyordum. Hepimiz kimseyiz ama pek azımız belli olgunluğa erişip bize yol gösteren olacak. Çoğumuz yazacak ama pek azımız yararlı olacak. Bilmiyorsanız yazmayın. En azından bu öğüdü verebilirim değil mi? Bu kadarına hakkım olmalı kendimi bodoslamış gibi hissettiğime göre. Bilmiyorsan yazma, yaşamadıysan öğüt verme, bildiğini sandığını halâ göremiyorsan yazık sana. Şu söylediğim sadece benle ilgili değil sevgili okuyan sana da bu lafım. Koy kendini artık nereye istersen.

Herneyse şimdilik hoşça kalın, hoşça yaşayın, hoşa gidin...Yeniden geldiğimde her şey muhteşem olmayacak sadece ben kendimi daha az suçlu hissedeceğim , zamanlamam dünyasal zamanda ne vakte denk düşer bilemiyorum.Üç vakte beş vakte herneyse...

26 Eylül 2010 Pazar

Boğazımda bir yanardağ var , fazla acıtıyor ve bir süre yazmayacağım.

21 Eylül 2010 Salı

Başlığı olmasın olur mu?

Bu tınılar ne kadar bizden, aynı renkte gibiyiz. Ondan mı herşeyin aynı notalarla aynı ritme ve şekle girmek istemesi. Belki insanlardan istenilen de budur. Yani ikinci bi şahıstan.Bir ritmi olması, sihirli notalar barındırması kalbinde. Belki de böyle biri yoktur, belki de olmaması saçma olurdu. Belki,belkilerin çokluğu umutsuzluktan belki de umuttandır. Çelişkiler şaşırtmak için değil mütevaziliktendir belki.

Sanki damdan düşer gibi yazıyorum , sanki öyle havadan rastgele bırakırmışım gibi. Bir nevi öyle olsa da , olmayan, içimden gelmeyen tek bir kelime yok. Yaşanmayan tek bir kelime yok. Yok işte. Diğer türlüsü olmazdı. Ve beklediğim bu. Tek istediğim bu. Yalansızlık değil bahsettiğim sonsuz bir samimiyet...

korku ve benlik

Dünyaya kendimizi anlatmak için gelmedik bu sözü hep haykırmak istiyorum...bin defa on bin defa kafa alıp da delininceye kadar, bu sözü anlayana kadar , kafalarına kazıyana kadar. yeter deyip bırakmak istiyorum, insanlarla uğraşmayı , hemen pes etmek, korkaklığımdan ölesiye korktuğumdandır geri çekilmiyorsam hâla. Korku yanında bi sürü gereksiz, mutsuz şey getirir, acı getirir, kararında olanı yerinde olsa da... Düşünmek de korkuludur, bilmediğin şeyi çok düşünürsün, çok da korkarsın, bilmediğin şeyi bazen seversin, sevdiğin şeyden bazen korkarsın, korktuğunda bunun neden olduğunu çözdüğün anda korkun zararsızlaşır, yararlı parazitler gibi. Saf olan, saygı duyulası, lekesiz olan da korkutur fakat başka bir korku güzel kokuludur bu. İçten olan işte bu öyle olmayanı kendinden eder , korktuğundan habersiz bir korkaklıktır bu, en kötüsü, ne olduğunu bilemeden o olman,işte en berbatı bu,en saçması, en çok küfür gerektiren ya da kibar olman gerekiyordur mecaz işte saptırmanın lüzumu yok neyse ...

Nolur, nolur, ''ben'' olmasın her yerde, sen ''ben'' dedikçe yoklaşıyorsun, ''ben'' dedikçe benliğin soğutuyor, ben ben ben yoksun yoksun yoksun, hiçkimsesin, hiçkimseyiz, zerreyiz,zerreciğiz, toz parçaları kadarız şu dünyada, çektiğin acı da kimse yaşamadı bunları dediğin tüm saçmalıklar da öyle tek olduğunu zannetiğin anda bitersin o zaman zerren de kalmaz. nolur nolur bilinse bu nolur...

2 Eylül 2010 Perşembe

o renkli gözlü kız için...

Tanımıyorum onu. Tek bildiğimse hikayesi ve adı. Belki hayatının minicik kesiti, belki söküp atmak istediği dönüm noktası. Bazen hiç tanımadığı bir insan ve yaşamı üzerine düşünülebiliyormuş. Bugün senin için yazıcam. İyi biri misin kötü biri misin, seninle bir daha hiç görüşmeyecek miyim yoksa farklı mı hiç bir fikrim yok, bunlar üzerine de düşünmedim. Sadece kendimi yerine koyduğumda ne kadar garip hissettim, bir yere dokundun sanki aynı dünyadaydım ...Eve gidince anneme sebepsiz sarıldım . Anlamıyorlar, anlamazlar demiştin...Belki de haklısın. Çok az da olsa , senin gibi olamasam da anladım desem inanır mısın? Belki alıştın içinde yaşadığın şeye, elinden bir şey gelmemesi seni yordu belki...İnan ne denir bilmiyorum. Ne söylesem hafif kalır, sana deva olmaz. Sadece hazırlıklı olman gereken çok şey var, nolur kendini, ruhunu, aklını koru, ne olursa olsun hasar almasına izin verme. Gülmek , gülmemek bunlar mühim değil sadece yaşadığını bil. Sen yaşıyorsun ,şu an bir şekilde nefes alıyorsun, biliyorum katlanmak zor, insan için bu yük çok ağır çok hem de...Of daha fazla ne denir. Tanımadığım renkli gözlü kız herşeye rağmen çok güçlüsün. Öyle kal. Senin için yapacağım bir şey olsa , minicik, minicik...İçini güldürebilsem minicik...Elimden bir şey gelir mi?

10 Ağustos 2010 Salı

Doğuyoruz...

Ben doğdum,dünya öldü...

1 Ağustos 2010 Pazar

GELECEĞİ GÖRMEK İSTEMEM

Bu sabah sadece geleceği düşündüm. Uyandığım dakikadan itibaren, olasıkları, olmayasılıklıkları. Mutsuzluk, getirdiği şey buydu, geleceğin ne getirebileceğini tahmin etmek bile umuttan , meraktan yemek demek. Yaşayacaklarımızla yediğimiz meyveler arası bağlantıyı kurunca, meyvelerde durumun daha güzel ve basit olduğunu görüyorsunuz. Muzu seviyorsanız, muzun yumuşak hissine bayılıp, ağzınızda kalan tadına yalanıyorsanız ,yani nasıl hissedeceğinizi önceden biliyorsanız da yediğinizde mutlu olursunuz. Bilmeniz sizi sadece daha da heveslendirir. Gelecekte ise kesinlik güvenlik ve risk azlığı sağlasa da yanında sıradanlığı barındırıyor. Daha fazlasından mahrum ediyor. Hayal kurdurmuyor. Mutluluk seviyesinin geleceği maksimum yeri bildiğinizden nötrleştiriyor. Demem o ki, olasılıkların fazlalığı bizi hem en çok korkutan hem de en fazla mutlu edebilecek şeyi taşıyor olsa gerek. Hani tek bir hareket ya da sözünüzle geleceğin bambaşka hâl aldığı filmler vardır, hayatta keşkeler ya da iyikiler olarak karşılık bulan hamleler yani...Bu sık sık kafamı kurcalar, tek bir sözüm beni nereye getirdi veya götürüyor. Geleceği görmek istemem, geleceğin küçük mutluluk plânlarını verseler de bilmezler bu yarın su içerizle aynı orana gelene dek basitleşir. Sürprizler daima hoştur, hoş olarak kalmaları için biraz susmayı bilsek, düşünelerimizin de sesiniz kıssak nasıl olur?
Aklıma dün gece Elif'le yaptığım sohbet geldi de, kamuya açık olan kısımlarından bir sonraki yazımda bahsetmeyi istiyorum zira hâla üzerine düşünüyorum...