18 Aralık 2009 Cuma

LOKUM ÇOCUK İLE JELİ JELİ KIZ

Zamanlardan birinde bir ülkede lokum çocuk yaşarmış.Yalnız bu ismi boşuna almamış,öylesine iyi öylesine tatlıymış ki, ahali lokum çocuk geldi ,lokum çocuk gitti derken adı öyle kalmış...Bir de jeli jeli kız varmış,ismi gibi kendi de bir garipmiş bu kızın.Ne istediğini bilmez,kolay kolay mutlu olmaz yine de özünde iyi biri olduğundan çekilir bir kızmış.Bir de kendini pek sevmez,bu yüzden de kendine güzel söz söylendi mi hemen yalan söylediklerini düşünür,hırçınlaşırmış.

Bir de hayali varmış jeli jeli kızın .Jeli jeli kız hep bir prens düşlermiş.Pencerelerde bekler ,saatlerce hayal kurarmış.Hayalinde prensini her türlü şekle sokar,birlikte koşar,hatta ayın üzerinde otururlamış.Gün olmuş beklediği prens yerine süklüm ,püklüm biri çıkmış karşısına ,dalga geçmiş jeli jeli kız çocukla,arkasından bir sürü atıp tutmuş.Amma gün gelmiş,nasıl olmuşsa çocuğa tutuluvermiş,ondan bahsettikçe daha da bağlanmış bu çocuğa.Çocuk da onu sevmiş zamanla...Jeli jeli kız pişman olmuş daha evvel söylediklerine,itiraf etmiş hepsini ,üstüne onu sevdiğini de itiraf etmiş.Çocuk pek sevinmiş jeli jeli kızın içtenliğine ,birbirlerine kalplerini vermişler.Pek mutlu günler geçirmişler lakin gün gelmiş kıskançlık tohumları serpilmiş kızın kalbine,çocuğun kendini sevdiğine inanmaz olmuş.Çocuk diller dökmüş,yalvarmış ,onu ne kadar sevdiğini anlatmış günlerce.Amma jeli jeli kız hırçınlaşmış yine,benim sevilecek neyim var ,daha iyilerine git sen demiş kızgınlıkla.Çocuk pek içerlemiş jeli jeli kızın sözlerine ,aşkıma inandıramadım seni,öyleyse bana gitmek düşer demiş ve gitmiş.Jeli jeli kız çok pişman olmuş yaptığına,ağlamış,dövünmüş aylarca ama gururundan hiç bir şey de dememiş...Yıllar geçmiş ,jeli jeli kız çocuğu unutmuş ,kendinden şikayet etmeyi de bırakmış ama mutlu da değilmiş.

Derken lokum çocuk çıkmış bir gün karşısına.Pek iyi anlaşmışlar.Jeli jeli kız görür görmez lokum çocuğun ne kadar iyi biri olduğunu anlamış.Aynı zamanda çok kibar ve düşünceliymiş.Jeli jeli kız kendini lokum çocukla iyi hisseder olmuş.Amma öyle bir zaman gelmiş ki jeli jeli kızın karar vermesi gerekmiş.Lokum çocuğa bir şey diyememiş başta çünkü jeli jeli kız aşık değilmiş ona.
Yalnız lokum çocukla öyle iyi vakit geçiriyorlarmış ki onu kaybetmek zor geliyormuş.En iyi doğruyu söylemek demiş jeli jeli kız, zamanında kalbimi verdim,şimdi taş oldu kaldı sevemez oldum demiş,yalnız yanımda ol,göz kulak olalım birbirimize demiş.Lokum çocuk hiç kimseyi üzmek istemezmiş,jeli jeli kızın isteğini kabul etmiş.Günler böylece geçer olmuş...

Şimdi jeli jeli kız kendi hayaline geri dönmüş,lokum çocuksa yeni hayaller satın almış,yine de birbirlerini bırakmamış,destek olmuşlar,böylece kimse üzülmemiş.Yalnız bundan sonra her birinin hayatına kim girecekmiş,prens ve prensesleri onları bulacak mıymış bunu da anca zaman bilirmiş...

Not:Hikayeye ilham olanlara ayrı,isim anneliğinde yardımcı olana ayrı teşekkürlerimi sunarım,hayatımda olmaya devam edin efenim...

Anıları mumyaladım,üzerine kıymetli dokunmayın yazdım ,bir de üstüne onları hep sevdim...

Bugün kağıda yazdım,burada cimri olacağım ondan muhakkak,söylediklerimin baskısını çoğaltamam,aktardım ve onlarla işim bitti.Belki yeni bir kaç şey varsa onlar üzerinden bir kaç kelime söyleyebilirim...Bu sıralar okuduğum kitabın da etkisiyle kendimi şizofren adayı olarak görmeye başladım,en azından ona yakın bir şey işte...Bazen kendimize en yakın bulduğumuz şey,en fazla isteyebileceğimiz şey anılarda saklıdır ve onlar özellikle cımbızla ayrılıp,organları canlılıkları boşaltılıp mumyalanmıştır ya...Ya da bir kısmımızın öyle yaptığını düşünmek,kendi yaptığımı meşrulaştırır düşüncesiydi bana bunu söyleten...Onları öylesine özenle saklıyorum ki...Zaman zaman tozlarını alıyorum,pürüzleri varsa düzeltiyorum falan...Yalnız sorun şu noktada başlıyor benim açımdan,en ufak bir umutsuzluk ya da mutsuzluk anında sarılıveriyorum canlıymışcasına,daha evvel yok ettiğim tüm canlılık izlerini her seferinde yeniden veriyorum o an...İşte bu gerçeklerden kopuş aşamasında çok riskli...O anılar beynimde o değerli,tapılası ,korunası haliyle yerleştikçe,değer çitası daha da yükseliyor ve karşılaştırılıp daha az değerde kalanlar eleniyor...Bu istemsiz yapılıyor,çok değerli bir taş bile kıymet görmeyebiliyor nezdimde çünkü daha değerlisi zaten korunmada olmuş olabiliyor...Neden bu kadar simgeleştirdim bilmiyorum,acaba bence aşikar olan şey başka bir okuyanca da öyle mi?

Bir çözüm aramak,bunu denedim,gerçekten denedim...Şimdilik yok...Kendiliğinden iyileşir belki...Bu derde bir de bencil b,r ego eklenince gerçekten kolayla karbonat gibi çok uyumsuz bir şey çıkıyor ortaya,dilerim bir gün bu dengeyi kurarım,dilerim mumyalaradan kurtulabilirim tamamen,dilerim onların yerini taptaze şeyler alabilir artık,dilerim rahatsız rahatlığıma kavuşabilirim bir gün...

11 Aralık 2009 Cuma

Garip:Hımm garip bir nokta...

Hımmm...Garip...bu kelime sadece ucube durumların tanımlayıcısı mıdır?yoksaaa anlamlandıramadığımız ,bir şekilde kapsama alanımıza daha evvel dahil olmamış durumlar için anında dalıverdiğimiz bir sığınak mıdır?Bir şey güzel ya da çirkindir,olur ya ikisini de söyleyemezsek gariptir...Garip...Bu kelimeyi hiç gariban anlamında kullanmadım,türk fimlerinde öksüz garibanlara verilen isimdir hani...Hep olumlama ya da olumsuzlamanın dışındaki üçüncü türün kelimesidir benim için de...Nasıl hissediyordun? -garip... Hımm ,neden peki?Çünkü şöle,böle ,öle ...-heamm evet garip o zaman...Garip değil mi bu düşünce?Garip demem de garip,böyle zincirleme bir bunaltıcılıkta devam edebilirim...
Ben.. bir çekirdeğim,sadece eksi ve artılarım olmasın,sadece eksi yada sadece artı yük ağırlıklı da olmayayım,sürekli çekişme içinde olayım zaman zaman biri ,zaman zaman diğeri galip gelsin.Beni rahat ettirmesin,kendime hakemlik yapmak zorunda kalayım,başımı yastığa ya mutluluktan ya hüzünden koyamayayım ...Akış koştursun beni peşinde,nerdeyim dedirtsin,hey ben buraya çekiliyorum neresi olduğunu bilmiyorum ama gideceğim dedirtsin,tökezletsin gene gideceğim dedirtsin.Garip olsun yani...Garip hissetirsin,gariplikten ağlatsın ,gariplikten saçmalatsın,sırf gariplikten sevdirsin...Beni benden etsin özetle akış...

Göz kapaklarım ve beynim anlaşıp yazıyı durdurdular git sen diyorlar...git başkalarını gıcık et...gidiyim o zaman ben...gittim.

8 Aralık 2009 Salı

Bir Kurabi Bir İnsan...

Nevet dün gece yaptığım kurabilerle dolu bugünkü yazım,hatta yazı yok kurabi var.Her ne kadar yaparken hafif üşengeçlikten yüzleri gözleri kaysa da neşeli dakikalara vesile olduklarından pek güzel gözüktüler gözüme.Kimisi sade,kimisi çokodamlalı kurabilerime tarçınlı şeker de döktüm.Burası pasta börek bloguna döndü.En iyisi smileyli kurabilere ve yiyicilerine bırakayım sözü - üzerlerine bir kere tıklarsanız daha büyük ve keyifli gözükecektir-...



kurabi surat yarışması birincisi





kurabi surat yarışması bir buçuğuncusu



geri kalan tüm adaylar ikinci olmuştur...















kurabi yiyicilerine teşekkür ediyorum,ödülleri yakın zamanda öpücük cinsinden, yanaklarına gönderilecektir...

Bu sefer düşünce yok...

Anlaşılmaz olan ne?
Kelimelerin perdesini aralamadan onlar sana gözükür mü zannediyorsun?
Gizem söyleyenle mi çözülür ki,cevabı sorandan istiyorsun?
Karşındaki taş mı sanıyorsun ki hamlelerinle oynatmak istiyorsun?
Sen hayattan ne istediğini biliyor musun?
Tam şu an tam şu dakika kimi düşündüğünü söyleyebiliyor musun?
Çekindiğin bir şey mi var kaçıyorsun?
Kaçtıkların seni kovalar mı sanıyorsun?
Kaç kere konuşmaktan öldün de susuyorsun?
Sen ,sen neyi bekliyorsun
ve neden artık gelmiyorsun?


Daha fazla yorum yapmam gerekir mi?Sanmıyorum,satırlarım bazen düşünmeden çıkar ki bu da hislerimin hakim olduğunu gösterir ...bunun gibi durumlarda çıkan kelimeler klişe bile olsa umrumda olmuyor çünkü beni yazıyor içine,çünkü aklım devrede olmayınca çekinmiyor duygularım şarkı söylüyorlar bir nevi...

6 Aralık 2009 Pazar

Serendipity gerçek mi?Aborjinlerse zaten gerçek değil mi?

Tesadüf(Serendipity)...bu filmi daha evvel televizyonda izlemiştim aradan birkaç yıl geçti,sevdiğimi hatırlayıp buldum ve yeniden izledim.Her ne kadar eskisi kadar hoş bir şekilde izleyemesem de -çünkü mantık zincirinden kopmak gittikçe zorlaşıyor- ,böyle şeylerin olasılığını düşünmek bile güzel...Mesela bugünlerde hiç aklımda yokken kitaplığımda alıp,okumayı unuttuğum kolera günlerinde aşka başlayışımla -filmde sera'nın içine adını ve telefonunu yazıp,kader onları birleştirmek isterse onun eline geçer ,böylece ona ulaşabilir diye Jonathan'dan habersiz bir yerlere bıraktığı kitap- serendipity'i izlememin aynı ana denk gelmesinin altında birşeyler aramak isterdim.Sara kadar çılgın olup,bazen kaderin gerçekten bize işaretler yolladığına inanmak güzel olabilirdi.Hiç aklımdan geçmiyor mu peki,elbette geçiyor,bir yanım hala hayallerini sürdürmekte,benim umutsuzluklarımdan yer bulduğu ölçüde akıp gitmekte...

Her an her dakika bilmediğimiz şeyler olmakta,duymadığımız şeyler konuşulmakta,asla bilemeyeceğimiz düşünceler seli akmakta...Bazen yaşayıp görmekten başka çaremiz yok...Hayatımızın bir dönemi kameraya alınsa bütün bir bakışla, ne kadar çok ayrıntı gizli olduğunu ve bizim farkettiklerimizin ne kadar yetersiz kaldığını görürdük sanırım.Farkındalığımız ,hislerimiz,ön sezilerimiz el verdiğince elimizde kalan neyse onunla yetinmek zorundayız şimdilik...Şimdilik diyorum çünkü bunun ötesinin varolabildiği düşüncesi içimi rahatlatıyor.

Aborjinler geldi aklıma ,bir çift yürek diye bir kitap vardı ilk orada rastlamıştım bu insanlara.Ruhlarını o kadar serbest bırakıyorlardı ki,anlaşmaları için konuşmaya bile ihtiyaçları yoktu,en uzak mesafeden bile birbirlerinin dertlerini anlayabiliyorlardı...ya da gizemli bir şekilde tüm hastalıkları iyileşiyordu,birbirlerindeki enerjiyle ...bir antropolog aralarına dalıp yazmasa bunları bir kenara atardım belki de yazılanları,bu ancak masal olur derdim.Demek böyle şeyler gerçekten olabilir.Sonra düşündüm, o kadar ufak şeylerle kirletiyoruz ki ruhumuzu ve zihnimiz öylesine çöplüğe dönüşebiliyor ki bunu başarmak ancak erdemle olabilir...O erdemi bulmak,hımmm zordan biraz daha zor...hastalıklar yok,kendini anlatma derdi yok,huzursuzluklar,çelişkiler, kavgalar yok...Bunu düşünmek ondan da zor...

Umutsuzlukla bitmesin diye ekliyorum bu son satırları,biliyorum çünkü bazen en kötü sonuçları doğuran şeyin ardında kendini patlatmaya hazır düşünceler yatar.Hakim olmak gerek,beklemek gerek,beklerken karanlıktan kafayı kaldırmak gerek,yürümek ve yürümek gerek...

5 Aralık 2009 Cumartesi

KARA KALEM ÇALIŞMALARIM :2

Nevet bu da mini serginin ikincisi,teknolojik buhranlardan ötürü ancak yüklüyorum,diğer başlıktaki dileğim burada da geçerli...



Bir garip adam...




Nicholas



bir yavrucak...





gerçek bir Sahra...





girdaba yakalananlar...





masumsun...



çelist...



o sadece ibrik...



ürken bir melek...



ıslak...

Şimdilik bu kadar...Yarım kalmış ya da eskiz şeklinde olan çalışmaları yayınlamayı şimdilik uygun görmedim,eğer kara kalem nasıl çalışılır gibi bir başlık açmaya karar verirsem orada görebilirsiniz...

Lunatic Ay

Bu defterde sabit yerim olmayacak mı?Hep sayfa değiştirmek neden?Bir sayfanın içinde yaşamak mümkün değil mi?Öyle bir sayfaki içinde hapsolmak ,özgürlük olacak...Filozof olmayan Yalın'ın dediği gibi -ezgili bir şekilde- sorun ben demi anlamadııımm...Bu arada iki gün evvel gördüğüm ayın güzelliğini anlatmazsam içimde kalacak.Düzenli olarak gördüğüm o şey neden bu kadar hoş gözüktü gözüme diye düşünüyorum şimdi.Üzerindeki sis perdesi olmalıydı ama karamsarlıktan değildi,sanki gözleri dolmuş gibi ama hüzünden değil mutluluktan.Eski defter yaprakları rengindeydi,etrafı tonu gittikçe açılan bir lacivertti.Bir süre bakakaldım sokağın ortasında gökyüzüne ama veda ettim hemen,komşular -komşum yokki benim,annemin pencereden konuştuğu insanlar ya da konuşmadan da hakkınız da yorum hakkına sahip olanlar- görüp bu kız deli mi demesinler diye.Ne de olsa delilik kriterleri kitleden kitleye değişir...Neyse güzeldi ,ayın üstüne oturmak isterdim önceden,oradan insanlara bakacağım derdim ,şimdiyse ona bakmak istiyorum...

pufffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffffff ve ardından gelen koca of'lu bir iç çekiş içindeyim, tam şuan, tam burada.f'leri fazla yapınca sıkıntım daha mı fazla demek,sadece rahatlayabildiğim kadar yazayım istedim...Şu lunatic -dolares- ne kadar da uyuyor halime,tedirgin bir tınısı var,dolares'in yükselen sesi bile tam anlamıyla umut dolduramıyor içini şarkının,babam az evvel bir tartışma programında konuşan bir adam onun düşüncesine uyan bir şekilde konuştuğu için benim yerime konuşuyor demişti,şimdi de ben diyorum benim yerime söylüyor ,benim duygularım yerine sesindeki titreşimleri veriyor...Yalnız lunatic değilim ya da öyle olduğumağımı varsayıyorum,yok yok değilim,o mertebeye daha var...
Günün sorusuyla bitireyim mi: Neden?

çelişkiler,makarna ve renk doğrusu...

Aklımdan korkuyorum bazen çünkü o düşüncelerimi silaha dönüştürüp yönünü bana çeviriyor.Kendimden korkuyorum bazen çünkü beynim bedenimi etkisi altına alıp insanlara çeviriyor yönünü ve bu sefer korkması gereken ben değilim onlar...

Bu sözleri söyleten çelişkiden an içinde hoşnut olmasam da, sonradan kendini öylesine meşrulaştırıyor ki içimde özlüyorum...İnsan tek düze yaşamaktan bıkar zaten.Mutluluğunda bile monotonluğa gelemez,arada bir çelişkilere bulaşmak da normal ve olması gerektiği gibidir bu yüzden.İşte aklımız böyle zamanlarda alır eleği başlar ortaya çıkarmaya taşları.Sorgulama aşaması da işte bu işlemden sonra olur, taşların buradaki işlevi ne,bana ne kadar zarar verir,hatta onlar var mı gerçekten yoksa hayal gücüm mü yerleştirdi onları önlem olsun,set olsun bana diye...İşte böyle uzayıp giden sorular ,değerlendirmeler,ah ,of gibi iç çekişler yada heee,hımmm şeklinde farkına varışlar...Konunun fazla öznel olması hali vardır ya bir de .O zaman işler biraz daha karmaşıklaşır.Beyni bilgileri işleyen ve iki lobun içeriğinden yararlanıp,hesap kitap edip yorumlayarak çıkaran bir fabrika olarak düşünürsek,içine attığınız hamurdan makarna yapıp çıkarabilir ama attığınız şey zaten makarnaysa,yani o karışık yapıya baştan sahipse...Makarna, normalde bu yazıda ne işim var diye gelmeye çekindi ama sevdiğimden onu da dahil ettim .Neyse ne diyordum ,işimiz zor ya bazen,bu kısaca.Yine dikkatim dağıldı bakılmasın kusuruma ondan bu bitirişlerim pat diye.Müziğin etkisi de yüksek,dinlendirirken ,dağıtıyor da..Ve diğer düşüncelerin...

Umut ve umutsuzluk arasında ne kadar ince bir çizgi olduğunu farkettiniz değil mi?O alanda ara renkler ne kadar fazladır...Grinin ne çok tonu vardır aslında...Ve biz ne kadar çok tonda ne kadar çok şey yaşarız ve yaşamaktayız...İnsan olmak beyaza programlanmak gibi gelir bana.Tamamen siyah bile olsanız ve bu doğruda bir uç siyah bir uç beyazsa ,siz griye bile adım atmak istemez gözükseniz de ,yerimden memnunum deseniz de özünüz onu istemektedir hani...Ona ulaşamamak korkusuyla tutunmuştur zaten siyaha,hiç değilse ait olduğu bir yeri vardır çünkü...

Siyah güzel renktir bu arada...Asildir...Önceden tek tercihimdi...Şimdiyse aldatıyorum onu ,üzerine başka renkler kokluyorum...Yine de içi rahat olsun asla cart kırmızıya kaymayacak gönlüm...

Bu paragrafı tamamiyle kendime ayıracağım,sadece ben geçecek içinde,ve benim duygularım ...hatta dökeceğim içimi burada,içimden geçenleri anlatan tek noktalama işaretini koyarak kelimelere boğmadan beni anlatacağım bu paragrafta...

3 Aralık 2009 Perşembe

sen artık yazma ...

Bir hoş içim...Bulanık su kıvamında,düzenli aralıklarla içine taşlar atılmakta...Tam durulacakken bir taş daha...
Bazı şeylerin nedenini anlamazsınız sadece yaşar ve görürsünüz...Neden hissedilenler ve görülenler paralel gitmez peki...Birinden biri zahiridir...Bu korkutur ,zaten şüpheci olan insan henüz bilmedikleri için de görmedikleri için de korkar...Gelecek olan zamanın kavgasını eder içinde ...Bazen kaybeder,çöker,gider...Soru şu ben çöküyor muyum?Bildiğim şu, en iyi ihtimal aynı yerdeyim...
Neden yazılarımdan sıkılmaya başladım,neden yazamamaya başladım,bilmiyorum,bilmiyorum ve gittim...